4 Nisan 2009 Cumartesi

Gülsün Orhon ile Büşra Turhan'nın keyifli sohbeti


Arkadaşımız Büşra Turhan, Sayın Gülsün Orhan ile görüşmüştür.
Büşra turhan: Önce biraz kendinizden bahseder misiniz, kimdir Gülsün Orhon ?
Gülsün Orhon: Bursa İnegöl de doğdum, Eğitimini 1969 - 1972 İDGSA Heykel Bölümü'nde sürdürdüm, İstanbul ‘a da o zamanlarda geldim. Daha sonra , eşimle Amerika’ ya gittim ve akademi hayatıma orda devam ederek, Massachusetts College of Art - Heykel Bölümü'nden mezun oldum.

B.T.: Sizce yaptığınız sanat yetenekle olan bir iş mi yoksa bu beceri sonradan kazanılabilir mi ?
G.O.: Tabi ki yeteneğin önemi çok fazla fakat bugünkü sanatçılara baktığımda sadece yetenek değil zekanın aklında önemli olduğunu görüyorum.

B.T.: Peki bu sanata olan merakınız, yeteneğiniz çocukluğunuzdan beri var mıydı yoksa sonradan oluşan bir merak mıydı, nasıl keşfettiniz bu yönünüzü ?

G.O.: Bende sanata olan merak çocukluğumdan beri vardı., bu merakımı ve sanata olan yatkınlığımı ilkokuldaki resim öğretmenim keşfetti. Resimlerime bakmadan direkt 10 veriyordu, bu da doğal olarak beni motive ediyordu. Kendisi bugün realist resmin savunucularından biri olarak görülmektedir.

B.T.: Aileniz etkili miydi seçiminizi yapmanızda ?

G.O.: Ailem her zaman destek verdi, sanata olan ilgimi biliyorlardı ve hep arkamda durdular. Sanatçı olmamda onların etkisi tabii ki büyüktür.

B.T.: Yeni bir eser yapmaya karar verirken sizi tesvik eden sey nedir ? O eseri yapmaya nasıl bir duyguyla baslarsınız ? Yani sizin ilham kaynağınız var mıdır varsa nedir veya kimdir ?
G.O.: Bir çalışma yapmaya ya da bir sergiye başlayacağım zaman, eğer serginin belirli bir konısu varsa o konuda ya da kendim bağımsız çalışmaya başlayacağım zaman yapacaklarım sürekli aklımdadır. Sokağa çıktığımda, tv izlerken ama genelde yalnız düşünerek çalışmalarıma karar veriyorum, hatta geceleri uykumdan uyanıp çalışmalarımı düşündüğüm zamanlar oluyor. Özellikle tv de izlediğim dizilerden, filmlerden etkileniyorum.

B.T.: Türkiye’ de sanatın şu anki konumu hakkında ne düşünüyorsunuz ?
G.O.: Şu an Türkiye ‘ de sanatı çok iyi buluyorum çünkü nüfus olarak gençlerimiz çok fazla ve bu gençlerin sanata eğilimi çok güzel. Şartlar koşullarda çok iyi eskiye göre toplumda sanatın yaygınlığı gitgide büyüyor.


B.T.: Türkiye ‘ de kadın sanatçı olarak zorluk yaşadınız mı hiç ?
G.O.: Ailem arkamda olduğu için bu konuda pek zorlanmadım fakat her konuda oluğu gibi bu konuda da Türkiye deki kadınlar zorluk çekiyorlar.

B.T.: Günümüz teknolojisinin sanata etkisi nedir ?
G.O.: Teknolojinin sanata çok büyük çapta etki ettiğini düşünüyorum.
B.T.: “ Gözümüz duvarda asılı olan tablolara takılıyor. ”
B.T.: Duvarda ki tablo bir fotoğraftan değil mi ?
G.O.: Evet orası karşı sanat galerisi, bana hep bir havuzu hatırlatıyordu, burada yapılmış olan ütopyalarınız adlı sergiye bende bu fotoğrafla ve bu temayla katılmıştım.


B.T.: En sevdiğiniz artık hayatta olmayan ressam ve en sevdiğiniz yaşayan ressam kim?
G.O.:
Çok zor bir soru kimse arasında ayrım yapmak istemem.

B.T.: Yaratırken sessizliği mi yoksa müzik dinlemeyi mi tercih edersiniz? Cevabınız müzikten yana ise genelde ne tip parçalar dinlersiniz?
G.O.: Genelde yalnız olmayı ve sessizliği tercih ediyorum, düşünmek beni motive ediyor.


B.T.: Teşekkür ederim...


3 Nisan 2009 Cuma

Gonca Sezer @ ARTIK

Arkadaşımız Ece Nur OKUMUŞ, sanatçı Gonca Sezer ile ARTIK Sanat Galerisinde görüştü:

Ece Nur Okumuş:İlk başta sizi tanıyabilir miyiz, kimdir GONCA SEZER?
Gonca Sezer:
Güzel sanatlar fakültesi mezunuyum, o zamanlarda adı öyleydi sonradan mimar Sinan üniversitesi oldu. Master yaptım sonrasında doktoraya başladım. Yurtdışına gittiğim için bu nedenle doktora yarım kaldı. Profesyonel sanat hayatıma 85 yılında üniversitede başladım. Galerilerle bağlantılar kurduk genç sanatçılar olarak 12 Eylül olayları sonrasında olduğu için apolitik gelişmiş bir gençlik olduk Özal sonrasında sanata çok prim veriliyordu o dönemlerde kişisel sergilere atıldım plastik sanatlarla başladım görsel sanatlarla uğraşıyorum disiplinler arası sanatla uğraşıyorum fotoğrafı da kullanıyorum tuval geçmişim var akrilik yağlıboya geçmişim var. Şimdiye kadar 6 kişisel sergim var. Şu anda çağdaş sanatla uğraşıyorum geçmişimde tuval ve plastik sanat geçmişi olan bir sanatçıyım çok genç başladım bugüne kadar devam ettim

E.N.O.: Sanat geçmişinizde etkilendiğiniz kişiler oldu mu?
G.S.:
Tabiî ki de oldu hem yurtiçinde hem yurtdışında oldu. O zamanlarda bu kadar Internet olanağı yoktu global sistem oturmaya başladı Özal döneminden daha sonra ekspresyonist ve soyut akımdan çok etkilendim onları baz alarak çalıştım ama kendi iç dünyamı yansıttım kendi problemlerimi yansıttım. İfadecilik var oluşçulukla ortaya çıkan akımdan etkilendim ve öyle başladım okulda hocalarımdan etkilendim ama zamanla kendi bireysel yolumu buldum araştırarak deneyerek ulaşıyorsun.

E.N.O.: Klasik bir soru olacak ama gonca sezer eğer sanatçı olmasaydı neyle ilgilenirdi?

G.S.: Yine sanatla uğraşırdım diye düşünüyorum görsellik benim için çok önemli görsellikle ilgilenirdim. Güzel sanatlarla ilgilenirdim sinema edebiyat olabilirdi.

E.N.O.: Araştırdım ve yurtdışında sergiler açtığınızı okudum, sizin için en önemli serginiz hangisi?

G.S.: Bütün hepsi çok güzeldi. Hiç birini ayırt edemem. İlk sergimi 1985 yılında okul işlerinden sonra açtım. İlk profesyonelliğe adım attığım için o çok daha heyecan vericiydi ondan sonrakileri daha ciddiye almaya başladım. Her yeni sergi yeni bir heyecan tabiî ki her seferinde daha da büyük hedefleriniz oluyor. Bütün sergiler aynıdır hiç birini ayırt edemem hepsi ayrı önemli. Daha ciddiye almak gerektiğini düşündüğüm ve öyle olması gerekiyor zaten daha çok çalışıyorsun zaten o basamakları çıkmaya çalışıyorsun ne kadar çıktığımı ben bilemem zaten ama sanat tarihçileri ve eleştirmenlerin yorumlayabileceği bir şey herkes kendi içinde uğraşıyor. O saptamayı ben yapamıyorum ama ilk sergim başlangıç noktası olarak heyecanlıydı. Başka sorunlar çıkıyor hangisini seçeceksin hangisini sergileyeceksin çok büyük bir çalışma.
Bana vermiş olduğunuz “Görgü Tanığı” adlı katalogda sizi anlatan resimlerin olduğunu söylediniz E.N.O.: Sizi anlatan derken, duygusal anlamda mı, yoksa hayata bakış açınızı mı ne şekilde sizi anlatıyor?
G.S.:
Düşünce çok önemli düşünce olmadan duyguları ifade edemezsiniz önce o düşünceyi oluşturacaksınız burada duyguları ısın içine katacaksın yanı düşünmeden bir fikri oluşturmadan bir görsellik gösteri olmuyor. Benim sergilerimdeki resimlerimde ya da başka yerlere verdiğim çalışmalarımda mutlaka bir düşünce vardır bir görüş vardır ve görüşün üstünde duygu vardır ama düşünce çok önemli çünkü sanatla zanaatı ayıran şey budur. Herkes sanat yapabilir. Bir savaş üzerine barış üzerine kadınlar üzerine her şeyi sanata katabilirsin sanat öyle ki sosyolojiyle, edebiyatla, psikolojiyle matematikle bile bağlantılı mantıkla bağlantılı sanatta kültürde çok önemli kültürde mutlaka bir düşünce var ve bu düşünceleri yansıtmak zorundayız bu düşünceleri insanlarla paylaşmak zorundayız o zaman işte duygularda ortaya çıkıyor.


E.N.O.: En sevdiğim resminizi neyi düşünerek yaptınız neyin etkisinde kaldınız?
G.S.:
Bağlı adlı bir sergiden Urart sanat sergisinden, aşk olabilir insanların birbirine bağlılıkları olabilir ailemize bağlılığımız ülkemize bağlılığımız olabilir. Özel bir ilişki sonrasında çevremizle de bir ilişkimiz olur toplumsal bağlantılarımız var yani bağlı isminden çıkmıştı. Bütün dünyayla bağlantımız tek bir bireyden yola çıkarak bütüne varmak da diyebiliriz.

E.N.O.: Eğer Gonca Sezeri anlatan bir resim yapsaydınız bu resmin genel rengi ne olurdu?
G.S.:
Değişik bir soru bütün renkleri severim maviyi de çok severim yeşili çok severim içinde mutlaka aydınlık olur sarı koyardım benim renklerim çok katmanlıdır şeffaf ve katmanlı renkler olmalı renkleri kazırım başka renkler katarım uydururum renklerim normal sarı değildir mesela işte o Gonca sarısıdır. Onu bulmaya çalışıyorum kendi olmak var olmak ve insanlarla bunu paylaşabilmek herkes kendine dönebilse kendini önemli görebilse herkes kendi ve tek sanatta bunun için aracı. Edebiyat tiyatro sinema performanslarda önemli bunun için.

E.N.O.: Mekânınızın adı neden ARTIK MEKÂN?
G.S.: Çok güzel bir soru. Öncelikle böyle bir soru sorduğun için teşekkürler. Ben bir arkadaşımla(Yeşim Ağaoğlu) birlikte burayı açmayı düşündüm. Biz işlerimizde bağımsız olarak sergileyebilmek ve gösterebilmek istedik hiçbir aracı olmadan hiçbir medyatik grup ya da medya olmasın istedik. Medyatik yerlerde olduğun zaman problemlerin içine giriyorsun. İnsanlarla izleyicilerle birebir olmak için burayı tercih ettik ARTIK da ART ve IK tan geliyor artık bunu yapalım anlamında. Bir bağımsız mekânımızın olmasını biz, arkadaşlarımızda tanımadığımız insanlar da gelsin burada bir takım işler yapsın aracı olmadan sizlerle buluşalım bir şeyler yapın diye

E.N.O.: Böyle bir yer gerçekten çok hoş.
G.S.: Evet, ama sorumluluğu çok fazla en ufacık bir iş olduğunda onunla ilgilenmelisin reklâm tanıtım insanlara ulaşımı çok zor. Hepimiz varız kapitalist düzendeki o kurum yok. bu ütopik bir olay yaptığımız şey nereye kadar devam eder bilinmez büyük bir risk sonuçta aldığımız şey keşke böyle yerler olsa ve insanlar gelse görse ve baksa bu ıkınsın arasındaki şey çok farklı insanlar gelsin görsün bunlar çok önemli.

E.N.O.: Şu anda hala devam etmekte olan Dali sergisi hakkında ne düşünüyorsunuz?
G.S.: İki üç defa gittim. Dali hakikaten çok iyi bir sanatçı. Dali psikanaliz yapan ve gerçek ustu sanatı dünyaya tanıtan insanlardan biri. Edebiyat, plastikle de uğraşıyor çok yönlü bir sanatçı Dali. Filmler yapmış kendini sanata adamış aslında. Bence çok iyi çok değerli bir sanatçı, çok büyük bir usta, hayran oluyorum. Ama o son dönemlerinde dedikleri o politik tavrı falan benim için hiç de önemli değil. Yani olmamalı çünkü o mutlaka başka yerlere göndermeler yapıyordu. Başlangıç noktası çok önemli, çıkış noktası çok önemli. Resimlerini çok beğeniyorum. Çok mükemmeliyetçi olmasını tasvip etmiyorum. O çok olumsuz bir olay ama sanatla resimlerini birleştirmesi çok güzel. Luıs BUNUEL’in Endülüs köpeği isimli resmi mesela aynı zamanla sanatın çeşitli yönleriyle ilgilendiğini de gösteriyor. DANTE’nin ilahi komedyasını resimlerinde işlemiş belli kesitlerini ve bu da edebiyatla bağlantılı olduğunu yansıtıyor. Donkişot’u resimlemiş küçük küçük parçalar halinde ele almış. Sanatla uğraşan bir insan çok yönlü olmalı. Olmalı derken katı kurallarım tabularım yok elbette ama olmalı. Hayatta her yöne dâhil olmalıyız her şeyin içinde olmalıyız.
E.N.O.: Bana vakit ayırdığınız ve sizin gibi bir sanatçıyla röportaj yapabilmemi sağladığınız için teşekkürler. Bir sonraki serginizde yeniden karşılaşmamızı umuyorum.












Ece Nur OKUMUŞ



Bedri Baykam ile Mete Alp Piramit Sanat’ta


Bedri Baykam ile Mete Alp Piramit Sanat’ta buluşup konuştular. Kavga etmediler:


Mete ALP:Farklı bir çocukluğa sahip olduğunuzu okudum.


Bedri Baykam: Her çocuk resim yapar. Fakat benim farklılığım belki şuydu; bende her çocuk gibi iki yaşından beri resim yaptım. Yaptığım resimlerin cocuk resimine benzemediğini farkettiler. Annem ve teyzelerim yaptığım resimleri Ankara’da sanatçı ve sanat eğiticisi Kayhan Keskinok’a gösterdiler ve o da çok beğendi. 6 yaşında Cenevre ve Bern’de ilk yurtdışı sergilerim açıldı. 1963 yılından itibaren, dünyaca ünlü oldum. Bu tabii çok erken geldi ve yabancı basında hakkımda harika çocuk diye makaleler çıktı. Bu sıfatta bana yıllardır bir şekilde yapıştı.
Çocuk yaşta bu sıfatı alan bir çok insan daha sonra bunu yetişkinlik hayatına taşıyamaz veya bunun altında ezilir, komplekse girer. Bu tür şeyler dünya da görülen duyulan şeylerdir. Ama ailem bu konuda çok dikkatli oldu. Hem normal bir çocukluk geçirmemi sağladılar, dil eğitimi almamı sağladılar. Bunun dışında normal çocukluğumu yaşadım, mahallede, okulda... Ama uluslararası sergiler için yurt dışına gittim geldim. Ve bu gün yaptığım sanatın kökeninde de hep o çocukluğumda yaptığım sanat var. Bunları hiç bir zaman unutmadım Retrospektif sergi yaptığım zaman da iki yaşından beri çizdiğim, bu güne kadar yaptığım resimler ile bir arada sergilendi. Hayatımın kökeninde çocukluk döneminde yaptığım resimler, o dönem var. Ve ben bunu gayet barış içinde kendimle yaşıyorum ve kabul ediyorum. Ama sizi güldüreyim benim için değilde toplum için sorun oluyor. Toplum hemen “hay allah bu adam çocukluğunu yaşayamamıştır” diye bir gerginliğe giriyor. Halbuki öyle birşey olmadı. Bunlar çok dikkatli halledilen sorunlar oldu ve o yaşadıklarımın tümü otobiyografimin 2 cildinde “harika çocuk” “sonsuz okyanus” kitabında çok derin ve detaylı olarakta arzu edenler tarafından dikkatle okunuyor.

M.A.: Gördüğüm kadarıyla oldukça yoğun bir tempoda yaşıyorsunuz. Bu kadar yoğunluk içindeyken bile sanat dışında ilgilendiğiniz bir çok dal var. Mesela tenisteki başarınız. Bu kadar çok yönlülük olması sizi yormuyor mu?

B.B.: Tenis ve futbol benim çocukluğumdan beri yaptığım sporlar. Milli tenisçi de oldum, Futbolu daha amatörce oynadım. Ama yine haftada iki halı saha, haftada bir tenis oynamaya devam ediyorum. Ve onlar benim sağlıklı kalmamı, dinlenmemi sağlıyor, belki sağlıklı bir bünyeye sahip olmama neden oluyor. Diğerleri mesela yaptığım siyaset, yazdığım yazı, çektiğim fotoğraf bunlar zaten sanat hayatımın bir parçası. Mesela ben politikada neyi savunuyorum? Özgürlüğü ve demokrasiyi savunuyorum. Ya da edebiyatta yada genel şeyde, köşe yazılarında, yazarlar özgürce yazsın, erotizme, mizaha sansür olmasın,gazeteciler kendini özgürce ifade etsin, demokratik ortam eleştirel ortam canlı olsun. Bunların olmadığı ortamda zaten sanat üretilemez. Sanatın bu ülkede üretilebilme şartlarını da elde tutmak için o mücadeleyi veriyorum. Dolayısıyla bir çelişki yok. Resmin yanı sıra oto yedek parçacılığı ya da dişçilik yapmıyorum. O yüzden bunları kendi içimde sorunsuz bir bütünlükte görüyorum. Ama ilerde insanlar bir araştırma yaptığında herhalde iki, üç tane benzer kullanır. Çünkü bir insanın hem 2500 konferans verip hem 30 kitap yazıp, bu sergileri açıp, bir de CHP genel başkan adayı olması, cumhuriyet yazarı olması. Bunlar mümkün değil diyecekler ben de onları anlayışla karşılayacağım. Mesela 100 yıl sonra belki hakkımda film yapılacak ya da böyle iddalar atılacak ortaya ben bunu biliyorum. Içimden geçerken gülüyorum. “nasıl sığdırıyorsun” diyorlar, “fazla kurcalama” diyorum. “Çünkü fazla kurcalarsan büyü çöker, nasıl yaptığımı bende bilmiyorum” diyorum. Ama uykumdan çalıyorum mesela. Günde ortalama dört saat uyuyorum.

M.A.:Peki az önce sanata da değindiniz. Sizin için sanat ne ifade ediyor?

B.B.: Her sanatçı özgürce istediği çalışmayı yapar. Isteyen çiçek böcek resmi, isteyen tamamen soyut resim yapar, isteyen deneysel sanat yapar, isteyen tamamen klasik resim yapar. Ama sanatçı her şeyden önce özgürdür. Bence bir sanatçı tabiki riski aldığı zaman, daha yenilikçi bir tavır sergilediği zaman sanat tarihinde kalma ihtimali daha fazladır. Sanat tarihi yeni öneriler getiren sanatçıları aklında tutmuştur. Yani Dali Picasso gibi resim yapsaydı Dali olmazdı.

M.A.:Bu güne kadar yaptığınız bir çok sergi var. Bunların içinde size en çok iz bırakan sizin en çok içinize sinen sergi hangisidir?

B.B.:İtiraf edeyim, 1983 de İstanbul’da Atatürk Kültür Merkezinde açtığım büyük sergi Türk çağdaş sanatının 80 lerde yeni dışavurumculuğu batıyla aynı anda yaşamasını ve o güne kadar ki türk sanatınında büyük bir kırılma yaratmasını sağlamıştır. Çok tarihi bir sergiydi. Neden? Çünkü ilk defa Batı ile eş zamanlı olarak yeni bir akımı Türkiye aynı anda yaşadı tartıştı.. Biz sürrealizmi, kübizmi aynı anda yaşamadık. Ama yeni dışavurumculuğu bu şekilde aynı anda yaşayabilmiştir Türkiye o sergiden itibaren. O eş zamanlılık türk sanat tarihinde bir dönemeçti, bir ilkti.

Ikincisi de 1987 yılında açtığım hamamda, birinci Istanbul Bienalinde açtığım sergidir. O sergide beş duyuya hitap eden işler kullandım, koku, fotoğraf, siyaset, mizah kullandım, multimedia dediğimiz ve daha sonra adına güncel sanat denilen deneysel sanat tarzlarını birleştiren bütün o çıkışların kökeni de, önemli bir ölçüde 80 lerdeki hamam sergimdir. O sergiyi hala görüp unutamayan çok insan vardır.


M.A.:Sizi sanata iten asıl güç olarak neyi gösterebiliriz?

B.B.:Çocukluğumda benim bu kadar ilgilenmemim kökeninde gittiğim yada oynadığım kovboy filmleri, kızılderililer, savaşlar var. Bunları ölümsüzleştirmek, o sahneleri yaratmak. O kovboylara sahip olmak. O duygu bana ilk o atları ve savaş resimlerini yaptırmıştır.

M.A.:Pariste, Amerika da ve Türkiye de bulundunuz. Bulunduğunuz bu ülkeler arasında hangisi sanatınızı daha çok etkiledi?

B.B.:Amerika,California. Orada geçirdiğim yedi yıl benim hayatımın hepsini şekillendirdi. Sanatımın hep devrimci hep ilerici kalmasını sağladı. Ben Amerika’nın çok ilerici bir yerinde yaşadım, barış hareketi, savaş karşıtı hareketler… bütün bunların doğduğu yerlerde yaşadım ve aynı zamanda da çok bağımsız bir sanatçı olarak yaşamının bütün zorluklarını yaşayarak orada geçirdim. Ben orada tenis dersi vererek yaşadım. Ama kökenine indiğinde o çocuk resimlerim…

M.A.: Yurtdışındaki açtığınız sergilerdeki insanların tepkileriyle Türkiyede açtığınız sergilerdeki insanların arasında ki yapılan yorumlarda çok farklılıklar varmıydı? Ne gibi farklılıklar vardı?

B.B.:Burdaki insanın benim tarihçemi ve sergilerimi daha fazla görmüş olma ihtimali var. bana daha alışık. Mesela Istanbul seyircisi benim en iyi seyircim. Çünkü en çok sanatımı takip edenler istanbullular. En çok sergiyi Istanbul da açtım, ondan sonra Paris ve Newyork geliyor. Dolayısıyla buradaki izleyiciyle özel bir iletişimim var. Istanbul beni şekillendirdiği kadar bende istanbulun estetik değerlerini önemli ölçülerde sekillendirdim. Bu karşılıklı alışveriş. Ama yurt dışındaki bir insanda bir resmime baktığında her türlü şeyi görebiliyor, diğer resimlerle ilişkisini daha iyi kurabiliyor. Sanat kültürü ve müze daha fazla olduğu için bu resimlerden haz alacak parçacıklara daha fazla sahip olmuş oluyor.


M.A.:Sizin koyu bir fenerbahçeli olduğunuzu biliyoruz. Fenerbahçeye yönelik çalışmalarınız var. Bunlardan biraz bahsedebilir misiniz?

B.B.: Fenerbahçe çok önem verdiğim bir tutku. 5 yaşından beri fenerbahçenin her maçını takip ediyorum. Fenerbahçe için bir 90. yılında bir de 100. Yılında olmak üzere iki sergi açtım. Bir kulübün bu kadar tarihi üstüne sergi yapılmış başka bir kulüp yok dünyada. O da Bedri Baykam ile Fenerbahçe ilişkisinin küçük bir ayrıcalığı olmuş oldu. Geçen sene de o dev 26 futbolcunun bulunduğu ideal kadro tablosunu yaptım. Ayrıca son bir yıldır yaptığın 4 boyutlu resimlerin kökeninde de Fenerbahçe sevgim vardır. Çünkü ilk Fenerbahçe serisi için yaptım. Fenerbahçe tarihinin derinliğini yakalamaya çalışırken mecburen bütün tekniklerimi ve bulgularımı harmanlayıp 4 boyutu yarattım.

M.A.: Son zamanlarda yaptığınız resimlerde 4 boyut var. 4 boyutlu resim tam olarak nasıldır yoksa bu bir PR çalışması olarak mı çıktı?

B.B.: 4. Boyut şudur; 3 boyut o derinlik. 4. Boyut ise zaman. Yani değişik zamanlardaki planları bir araya getiriyorum, zaman faktörünü de eklemiş oluyorum. 4. boyut, zaman.

M.A.: Tüm bunların dışında sizin sıradan bir gününüz nasıl geçiyor?

B.B.: Hiç biri birbirinin aynısı değil. Ama özetle bir haftam nasıl geçiyor diye söyleyeyim. 2 günüm sabahlayarak resim yapmakla geçiyor, bi gece maça gidilir, futbol izlenir, bir gece bir kokteyle gidilir. Gündüz bir öğrenciyle görüşme yapılır ya da kolesksiyonerler gelir gider, resim bakarlar onlarla sohbet edilir. Ya da bir sanat tarihçi gelir. Ya da bir üniversitede bir konferansım vardır. Asistanlarımla yazışmalar yaparım, Tükiye veya yurtdışındaki işlerimi takip ederim. Istanbul’un değişik yerlerinde bir kahvede oturup kitap okurum. Herkes gibi dişçi gibi veya sokataki rutin işlerimi yaparım. Haftada iki futbol ve tenis oynarım. Bunları oğlumla da yaparım. Müzik dinlerim.


M.A.: Önümüzdeki günlere dair planlarınızdan, projelerinizden bahsedebilir misiniz?


B.B.:
Önümüzdeki yıl Paris’de, İstanbul’da ve Bern’de resim sergilerim olacak. Onların hazırlığı ile uğraşıyorum. Ayrıca 4 boyutlarla ilgili yeni çalışmalarım var. Aynı anda yürüyen bir kaç kitabım var O kitaplardan birini hızlandırıp 2009 da bitireceğim. Şu anda 15 Ocak ta açılacak 4-D sergimin hazırlikları ve bu hafta Ankara da açılacak küratörlüğünü yaptığım “68 in 40. Yılı, Bir Rüzgarın Arkeolojik Kazısı” sergisi var gündemimde…
M.A.: Çok teşekkür ederim.

DOĞAN EKŞİOĞLU:DÜNYA ÇAPINDA BİR İLLÜSTRATÖR


Tuğba ÖZEL , 29.12.2008

Gürbüz Doğan Ekşioğlu; karikatürist, illüstratör. Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Grafik Tasarım Bölümü, öğretim üyesi, Free Lance New Yorker kapak tasarımcısı, kedi sever...

Tuğba Özel : Gürbüz Doğan Ekşioğlu kimdir? Kısaca kendinizden söz eder misiniz?


Gürbüz Doğan Ekşioğlu : 1954 yılında Ordu ilinin Mesudiye ilçesinde doğdum.Orta okul ve liseyi Ordu’da tamamladım. Resme karşı hep ilgiliydim,o yüzden lise 2 ve orta 2 de sınıfta kaldım.Resim çizmek müthiş birşeydi benim için.İlk olarak Erzurum Ziraat Fakültesinde 3 ay okudum,orada mutlu olmadım ardından yatay geçişle Yıldız Teknik Üniversitesi ,İnşaat Mühendiliğine geçtim 2 senede orada okudum,fakat orda da mutlu olamadım.Daha sonra Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi , Grafik bölümüne girdim ve oradan mezun oldum.Kendimi bildim bileli resimle alakalıydım aslında,,hatta coğrafya atlaslarındaki resimler bile etkiliyordu beni.

T.Özel : Eğitim süreciniz nasıl şekillendi?
G.D.Ekşioğlu :
Ressam olmak istiyordum aslında. Resim kursuna gidiyordum ve oradaki hocam,okul tercihinde grafik bölümünü tercih etmemi söyledi ama grafiğin ne olduğunu bile bilmiyordum ve Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik bölümünde okurken grafiğin ne demek olduğunu öğrendim.Resim görsel bir anlatım biçimidir,bu yüzden beni çok etkiliyordu.Benim ilgimi çeken şey, başkalarına ilham veren resimler yapmaktı.

T.Özel : Okul dışında yapmış olduğunuz çalışmalarınız var mı ?
G.D.Ekşioğlu :
27 yıldır akademik ortamın içindeyim, 25 yıl Marmara Üniversitesinde öğretmenlik yaptım.İki buçuk yıldan beri de Yeditepe Üniversitesi Grafik Tasarım bölümündeyim.Sahip olduğum kariyer ise;yardımcı doçent.Neden yardımcı doçent,profesör değil derseniz eğer; lisan barajı olmadığı zaman,dünyanın en iyi işini yapsanızda,kanuni madde yoksa,ne yazık ki profesör olamıyorsunuz.Onun dışında ticari,sanatsal ve akademik sistem içerisinde işlerimi yoğun bir şekilde yürütüyorum.

T.Özel : Peki,neden karikatürle ilgilendiniz ?

G.D.Ekşioğlu : Çocukken evimize Cumhuriyet ve Milliyet gazeteleri gelirdi.Cumhuriyet gazetesinde Ali Ulvi Ersoy diye bir çizerin işleri vardi ve anlatım dili yazısızdı.Onları bilmece gibi çözerdiniz ve o bilmece gibi çözme duygusu karikatürle ilgilenmeme sebep oldu.1977 yılında çıkan bir vatan gazetesi vardı,orda özgürlük konulu bir karikatür yarışması düzenlendi.Yarışmaya girmek istedim çünkü ondan önce de resim yarışmalarından ödüllerim olmuştu.15gün üzerinde uğraştığım bir karikatür oldu,tam ertesi gün postaya vereceğim;aklıma gece 12 de bir fikir geldi,kalktım 15-20dakika da çizdim.ikisinide yolladım.Ardından bana bir yazı geldi,ikincilik ödülü aldınız diye.Gazetede yayınlandı bu resim ve bir baktım 15dakika da yaptığım iş.O karikatür ise şöyleydi;kafesin içinde bir kuş var ve kafesle beraber uçuyor.Kısacası ödül almak size bir güç veriyor ve o nedenle yarışmalar benim hayatımda çok önemlidir.

T.Özel : Çalışmalarınızda kedi figürlerine çok yer veriyorsunuz,bunun sebebi nedir?
G.D.Ekşioğlu :
Amerika’ya gittiğimde baktım ki hayvan resimleri çok yaygın,kent yaşamında yaşayan insanlar doğadan uzaklar ve hayatlarını hayvanlarla paylaşıyorlar.Hayvanlara adeta insan gibi davranıyorlar,süslü kıyafetler giydiriyorlar,berbere götürüyorlar.Benimde evimde bir kedim var ve kedi çok özgülükçüdür,kendine müdahale ettirmez,asildir.

T.Özel : The New Yorker dergisine kapak yaptınız,nasıl gelişti bu süreç ?
G.D.Ekşioğlu : Yarışmalarda ödül almam ve yabancı jüri üyelerinin işlerimi çok beğenmesi,onların motivasyonuyla Amerika’ya gİttim.Orda sistem şu şekilde işliyor; onlara dosyalarınızı veriyorsunuz,size ulaşıyorlar.Bende öyle yaptım,ilginç ve değişik buldular yaptığım işleri,bu şekilde gelişti.

T.Özel : Yurtdışına göre ülkemizde illüstrasyonun yeri nedir sizce ?
G.D.Ekşioğlu :
Herşey ne kadar farklıysa illüstrasyonda o kadar farklı.Türkiye’de illüstrasyon çok gelişmiş birşey değil,fotoğraftan daha özgün bir yaratıcılık olduğunu anlatamazsınız insanlara.Özellikle çocuk kitabı illüstrasyonlarında çok fazla sömürü var.o yüzden malesef ülkemizde yeterli değil.

T.Özel : Okul dışında yapmış olduğunuz çalışmalarınız var mı ?
G.D.Ekşioğlu :
Hiç bana sipariş verilmeden yapmış olduğum işlerim var,şu anda Güzel Sanatlar Fakültesindeki sergideki resimlerin yüzde 95’i öyledir.Zaten o yüzden güzellerdir.Çünkü siparişte başkasının istediği vardır,bunda sadece kendi duygularım ve hissettiklerim var.Benim için herşeyden önemli olan budur.

T.Özel : Son olarak söylemek istediğiniz birşey var mı ?
G.D.Ekşioğlu :
Çok teşekkür ediyorum,sorularınız çok güzeldi.Hazırlanıp geldiğiniz için de ayrıca teşekkür ederim..
T.Özel : Zaman ayırdığınız için ben teşekkür ederim.

İsmet Doğan: “Belki de uzak mesafeler arasında, hayaller bile dayanamaz usulca silinirler...”


İsmet Doğan 1 5mart 1957’de Adıyaman Besni’de doğdu. 1978-82 yılları arasında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğrenim gördü. 1982-83 dönemimde İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde master programına devam etti.1988-89 arası Fransa Dışişleri Bakanlığı Bursu ile Paris Güzel Sanatlar Akademisi’ne bir yıl devam etti. 17kişisel sergisi olan sanatçı İstanbul’da mesleğini serbest olarak sürdürmektedir.Temel sorunsalı “kültür, kimlik, beden” kavramları olan sanatçı İsmet Doğan, aynı doğrultuda resimleri ile bu sergide yer almaktadır. Doğan, “Türkiye’de ‘beden halleri’ni çeşitli biçimlerde yorumluyorum” diyor.
Turkiyenin ünlü ressamlarından ismet Doğan'la yaptığımız sohbet havasında geçen hoş röportajı sizlerle paylaşıyorum:

Elif Biçer: Çoçukluğunuzun geçtiği toprakları anlatır mısınız? O ortam sizi sanatsal yönden nasıl etkiledi?
İsmet Doğan: Ben Anadolu’da büyüdüm. Orada ilk mezun öğretmenler, hocalar aydınlanma zihniyetiyle Anadolu’ya geliyorlar. Bizde onlarla karşılaşıyoruz.O karşılaşmada okuma zevkinde resim yapma olayında bütün o aydınlanmacı hocalarımız bize o şevki, hevesi, heyecanı verdi. Orta okuldaydım ama öğretmen okulu olduğu için onlar bizim resim dersimize girerdi.Çok iyi hocalar vardı. Abartmıyorum, fizik hocamız aynı anda iki elini kullanırdı.Tahtaya bir eliyle kalp yapardı aynı anda diğer eliyle oklar çizerdi.Bir gün bir hocamız resim yapmamızı istemişti. Ben resmi yaparken yanımdaki arkadaşım da bana bakarak resim yapardı ve hoca onunkini beğenirdi. Sonra sorgulamaya başladık, resim nedir diye.Yavaş yavaş bir anlamda modern sanat modern düşünce oluşuyor. Modern kültür dediğimiz problemli bir şekilde var ya da yok gibi. Ama bu düşünce Mustafa Kemal ile geliyor daha öncesinde İttihat ve Terakki geliyor.200 yıllık batılılaşma tarihimiz var. Mısır yapamıyor mesela İran yapamadı. Pehlevi’nin karısı yapmaya çalıştı. O anlamda da çok uğraşmış entellektüelller.Öğretmenlerimiz o aydınlatma zihniyetiyle gelip bizi aydınlattılar.Böylece yavaş yavaş kendiniz olmaya başlıyorsunuz. “İnsanın kendisi olmak” çok zordur. Kendin ol kendin ol diyorlar ama çok kolay değil. Antik yunanda kapıların üstüne de yazıyorlarmış kendin ol diye. Böylelikle farkındalık başladı. Onbeş, onaltı yaşlarında da tartışmaya başlardık. Kemalizmi aşkı da tartışıyorduk. Ankaraya gidiyordum. Babamın isleri Ankaradaydı. Sonra liseye burda başladım. Siyasal okumak istiyordum. Felsefe, psikoloji okumak istiyordum. Lisede o dönemler olaylar vardı. Sol düşüncesindeydik. Sanatı o zamanlar aşağılıyorduk, ben aşağılamıyordum. Beni eleştiriyorlardı bu yüzden. Ben çalışıyordum o dönemde ekonomik bağımsızlığımı almak için. Gece okula gidip gündüz çalışıyordum.Güzel sanatları seçtim.

E.B.: Sanatçılığı seçme konusun ikilem yaşadınız mı? Bu cesareti neye dayanarak gösterdiniz ve ya ek olarak gelir getiren arka planda işiniz var mı?
İ.D.: Tabi insan yazar ya da bilim adamı gibi bir meslek ister. Oniki, onüç, ondört yaşlarında karar verirmiş insanlar. O zamanlar ben sanat yapacağım sosyoloji, felsefe falan. Erkek kardeşim bilimadamı o da sanattan anlamaz mesela. Ben kendi kendimi realize ettim, gerçekleştirdim. Ekonomik bağımsızlığımı alınca da aile de bir şey diyemedi tabi güzel sanatlar okumama.Çünkü karşıydılar.Diğeri realize etmek .O dönemde modern hareketlenme oldu onlarda teşvik ettiler. Mesela fizik hocam bana sen fizik matematik okumalısın demişti.Realize etmek lisede olduğu gibi üniversite de böyle oldu. Gece ölümüne girdim baktım olmuyor gündüz bölümüne geçtim.Çünkü okula da istediğim zaman gidip istediğim zaman gitmiyordum.hocalarla asistanlarla iyi ilişkilerim vardı.yetenekli olduğumu anlamışlardı okulda da beni destekliyorlardı.Şimdi şunu söylüyorum gençlere; sizi yönledirmeye çalışanları sorgularsınız ama neye göre sorguluyorsunuz, temel bilgilerinizi almanız lazım. Yani bende okulda rahatsızdım.okulu araç olarak kulanıyordum.Mezun olduktan sonra korkuyorsunuz.Bir bunalım başlıyor.aileyle de restleştik hatta dayım bana karşı çıktı. Beşe kadar çalış beşten sonra resim yap. Hayır .öyle olmaz dedim.o da bana şunu söyledi “sen hayal görüyorsun bunu yapamazsın Türkiye’de.”Sadece resim yapmak değil okumak kendimi yetiştirmek alttaki düşünce bu.Bi de hakikaten birey olarak yaşamak çünkü problematik bir şekilde karışıyorlar.20 yıl görüşmedik dayımla.küçücük bir yer tuttum ben, orada tek başına kalma, tiyatroya gitme özgürlük duygusunu hissedersin.Tanpınar okuyordum. İyi arkadaşlarımda oldu. Bir kaç arkadaşım çok okuyordu.Atilla İlhan, Selim İleri onları tartışırdık bir yandan da klasik okurduk.Teorik kitap azdı.Hoca kitap listesi verdi, bana hepsi var dedim bende. Bir gün hocama dedim sinemaya gitmem lazım. Sinema Tek vardı. Orada ilginç filmler oluyordu. 12 eylül’de kapattılar orayı. O gitme eylemi başka bir şeydi. O zaman Beyoğlu daha burjuvaziydi.Hem kitap okuyup hem kendini realize etmek kimse size karışmadan kontrol etmeden, kendinizle başbaşa kalmak. Bir, gece çalışıyordum çünkü kimse aramıyordu. Ailemle de kavgalıydık. Bir de para nasıl buluyorduk; Ben bir kere arkadaşımı AKM’ de konsere çağırmıştım. Dediki bilet yok , gelir dedim.Tesadüfen birisi bilet var dedi. Alır mısın dedi, para da istemiyordu. Gördün mü bilet geldi dedim. Böyle böyle yaşıyorduk. Kiram çok ucuzdu. Yarışmalara giriyorduk. Kiramı çıkarıyordum. Böyle böyle yaşıyorduk.


E.B.: Fransa Dışişleri bakanlığı bursu almanızı sağlayan en önemli etken nedir?
İ.D.:
Bir galerici tanıdı, buldu. Sonra sergi açtık, ufak ufak satmaya başladık 85’te. Sabaha kadar oturup arkadaşlarla tartışmak bir haz, tek başına olmak bir haz. Bu başka bir şeydi. Gece oturup ağlamanın yeri, hepsini yaşıyorsunuz. Bunalım zaten başka bir şey. Bireyin bunalımı modern bir bunalım. Benim arkadaşım bi gün bana dediki biz bina yapıyoruz, sen resim yapıyorsun. Son derece ekonomik resim yapıyordum. Tabiki patlamak istediğim başka şeyler var. Ben mesela para yok gidiyordum tek başıma işkembecide çorba içiyordum, çok hoşuma gidiyordu. Kimseyle görüşmüyorsun falan. Ama şuan başka bir şey tabi. Tabi paris’te de gördüm. Bir insan geliyor oturuyor , yanlızlığını yaşıyor. Paris’in böyle bir alt yapısı var. Prag çok koyudur, Kafkanın anlattığı. Biz o dönem darbeden çıkmışız falan ama kimsede fazla bir şey yapamıyordu. Sonra Özal geldi. Biz resim satmaaya başladık.
Özal’ın nasıl bir etkisi oldu?
Özal hakikaten bir şeyler yaptı. Benim hiç aklımda resim satmak yoktu. Hocalık da istemedim, bir şekilde daha az parayla ufak yefek şeyler yaparak geçinirim diye düşünüyordum. O sırada kitap kapağı yapıyordum. Sonra resim satmaya başlayınca sergiden Fransaya gitme isteğim oldu. Dışişlerine bağlı Fransa Kültür Sarayının bursu var.Resimlerimi beğenmişler. Ben de gittim, Fransa’da kaldım. Malzeme sınırı yok güncel sanatta. Kolajı tercih ettim, bşr şey anlatmak için. Bir şeyi boyamakla yapıştırmak arasında çok fark var. Boyamak başka bir şey.Ben de kendim serüvenimi anlattım.

E.B.: Konularınızı kültür, kimlik,beden olarak yansıtıyorsunuz. Siz kendinizi sözle nasıl tarif edersiniz?
İ.D.:
Kendimi sözle iyi ifade edebildiğimi düşünmüyorum. Zaten ressamlar iyi birer konuşmacı olamazlar. Eskiden hiç konuşamadığımı düşünürken artık anlatmak istediklerimi daha rahat dile dökebiliyorum. Morley fonti “ Ressamlar sessizdir” der. Aslında ressamlar da bunun için resmi seçerler. Kelimelerin kifayetsiz kalması da benim resim yapmayı seme nedenlerimden biridir.

E.B.: Etkilendiğiniz sanatcılar var mı bu sanatcıların eserleri mi sizi etkiler yoksa kişilikleri mi?
İ.D.:
Etkilenmek değil de dünyada yapılan şeyleri bilmek lazım. Türkiye’de şöyle bir problem var . Herkes batıya bakıyor. Siz gençler için söylüyorum. Kuzey, Batı var bir de Doğu. Boş bilgiyle olmuyor. Problem oluşturmanız lazım. Yani bakarken problem oluyor. Boş bilgiyle olmuyor. Dolayısıyla herkes batıya bakınca Şöyle örnek vereyim Picasso’ dan örnek verirlerdi. Beni rahatsız ederdi. O sırada Tampınar okuyunca da ben içe dönüp, kendi kaynaklarıma bakardım. Sahaflara giderdim. Dergiler, kitaplar falan sabaha kadar tartışırdık. Yavaş yavaş sanat bir şeyi inşa eder. Bunun bir kısmın da sezgi ve deneyin vardır. Salt kuram değildir. Bir de ressamların cahil olduğunu görünce okumaya daha önem verirdim. Sinir oluyordum çünkü. Bazen duyarlılık da önemli kendi serüveninizle de ilgili. Ben doğudan geliyorum dolayısıyla daha duyarlı oluyorsunuz. Bunlar okuduğunuz şeylerle karşılaşınca pekişmeye oturmaya başlıyor. Atölyede çalıştığım zamanlarda o da bir deneyim kazandırıyor. Batı sanatını zaten okulda öğreniyoruz. Sonra kendi merak ettiğin şeyleri öğrenmeye başlıyorsun. Şu ana gelirsek güncel sanatçılar video art izliyorum. Sinema daha çok etkilemistir beni, daha çok beslemiştir. Edebiyatta beslemiştir. Çağdaş sanatta da çok iyi sanatçılar çıktı. Sonra dönemde bizim kuşakta da ama hep batıya baktığımız için. Mesela bir Avni Lifij’e, Osman Hamdiye bakmıyoruz. Biz o dönemde bakıyorduk, tartışıyorduk. Şeker Ahmet Paşa farklı perspektifi etki bıraktı bende. Figür yok diyoruz ama o şekilde var. Dünyalı olmayı savundum.

E.B.:Zaman zaman yorulduğunuzu hissettiğinizde sanattan uzaklaşmak istediğiniz oluyor mu?
İ.D.:
Zaman zaman yorulmak yok biz de, kaçıp mesafe koymak var. Sanat yapan her insanın metodları da var. Kişiliğine, karakterine göre. O zaman kitap okuyup mekandan da uzaklaşıyordum. Bunalım dediğim dönem dönem oldu. Ben bu ülkeye fazlayım.

E.B.:Sizce Turkiye’de sanatçıları yeterince anlayabilecek düzeyde insanlar % kaçtır?
İ.D.:
Sanat her zaman yüzde %30’u ilgilendirmiştir. Roman, Sinema daha geniş kitle.
Çevresel koşullar, kültürel bağlar etkiler.Biraz gözü varsa resme bakar. Bazı ülkelerde daha fazla meraklı kesim ve izleyici olabiliyor. Mesela Berlin ve Londra. Türkiye’de de potansiyel var. İkiyüzyıllık Batılılaşma tarihimiz var.
Aydınlanma nedir bilmek gerek. Kant bunun felsefesini kuruyor. Aydınlanmanın arkasından Şlaiklik ve diğerleri geliyor. Sonra bireylik çıkıyor. Modernleşme sürecini bitiremedik halen. İllede sanat yapmak değil, kimliğimizi oluşturmak.

E.B.:Türkiye ile sanatta ileri olan diğer ülkeleri karşılaştırdığımızda ne gibi farklılıklar vardır?
İ.D.: Malzeme var ama sistem, koşulları sağlamakta yetersiz. Şu andaki sistem sanat yapma da ne yaparsan yap diyor. Yarışmalar falan ama ihtiyaç yokmuş gibi sistem şu an.
Devletçi değilim ama devlet desteklemeli. Türkiye’de yapılamıyor. En azından mekan temin edilmeli.Özgürlük alanları yaratılmalı mahalle baskısı olmadan. Beyoğlu gibi bir sürü yer olması lazım. Batı’da kompleksler içinde yer alıyor. Olanlar da bırakılıyor. Sistem ucuz, ekonomik az parayla sanat yapmayı sağlamalı. Bu motivasyonu arttırıyor. Kaygıyı azaltıyor.
Devlet, belediyeler, üniversiteler burs platformu sağlayabilmeli. Koşullar olmayınca insanlar kendi koşullarını yaratmaya çalışıyor. Modern aile, birey dediğimiz kişiler. Sanat yapmaya çalışıyorlar.

E.B.:Sanatı seçmek isteyen gençlere cesaretli olmaları konusunda ne gibi veriler sunabilirsiniz?
İ.D.: Türkiye’de genç olarak potansiyel var ve değerlendirilemiyor. Ama platform var. Türk ressamları zar zor geçiniyor. Hep bütün ressamlar aynı anda para gördü seksenlerden sonra. Kimisi öğretmenlik yapıyor Cemal Süreyya gibi. Türk sanatının değerlendirme, analiz eksiği var.İş yapılıyor nokta. Türkiye’de yapılan klasik sanatlar ortaya çıkıyor. Yani üç ayağı dersek. Değerlendirme, ürün, alan var. Ama modern ya da Post-modern anlamda analiz eden değerlendirme de yani metin yok. Araştırma yok. Genel olarak yerli yerine koyan yok. Birileri çıkıyor sizi yok sayıyor. Değerlendiremiyorlar. Sanat felsefesi yok bizde.
-Bu kadar sıkıntı da sanatı bırakmayı düşündünüz mü?
Dönem dönem oldu. Bizim tarihimiz Türkiye’nin kriz tarihiyle örtüşüyor.

E.B.:Türkiye’de entellektüel kitle toplumu yönlendirmekte etkili olabiliyor mu? Olamıyorsa sizce neden?
İ.D.: Yönlendirme dediğimiz saygınlık yetmişlerden sonra.Bizim gibi ülkelerde Türkiye’ de haksızlık ediyorlar.Sanatçılar entellektüel konumdadır.Entellektüel farklı toplumsallık diye bir şey yok. Cemaatlerin entellektüelleri var. Homojenlik bozulunca toplumsallıktan bahsedemeyiz. Entellektüelliğin ne olduğuna bakmak gerekir.Toplumsallık modern bir şey.Ulusal lafına sinir oluyorum A grubu, B grubu diye bir şey yok. Modernlik parçalanmışlık değil. Röportaj da modernliğin bir parçası.Cemaatte olsaydın izin almadan bunu yapamazdın.Hocalarınızın bunu size çok iyi anlatması lazım.Tahmin ediyorum Genco Gülan'da bunu çok iyi yapar , siyaset okumuş birisi.

E.B.: Çok teşekkür ederim.